Ekibimize Katılın !!!
Radyasyon denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak Çernobil veya Fukuşima gibi nükleer felaketler gelir. Gerçekten de yüksek dozda radyasyon, canlılarda ciddi hasarlara neden olabilir. Radyasyonun canlılar üzerindeki olumsuz etkileri uzun zamandır bilinmektedir. Öte yandan günümüzde yapılan araştırmalar, radyasyonun canlılar üzerinde yalnızca yıkıcı bir etken olmadığını, yaşamın ortaya çıkışı ve şekillenmesinde de önemli bir rolü olabileceğini göstermektedir.
İyonize radyasyon, atom veya moleküllerden elektron koparabilecek kadar yüksek enerjiye sahip parçacıklar veya elektromanyetik ışınımdır. Canlı dokularına ulaştığında DNA'ya doğrudan zarar verebilir ya da hücrelerin büyük bölümünü oluşturan su moleküllerini parçalayarak hidroksil radikali ve hidrojen peroksit gibi oldukça reaktif kimyasal türlerin oluşmasına neden olabilir. Bu moleküller DNA ve proteinlere zarar vererek hücrelerin normal işleyişini bozabilir. Hücreler oluşan hasarı çeşitli onarım mekanizmalarıyla gidermeye çalışsa da onarımın eksik veya hatalı gerçekleşmesi durumunda mutasyonlar ortaya çıkabilir.
Uzaydaki iyonize radyasyonun en önemli kaynaklarından biri kozmik ışınlardır. Bunlar temel olarak iki gruba ayrılır. İlki, Güneş'te ki patlamalar ve koronal kütle atımları sırasında hızlandırılan, çoğunlukla protonlardan oluşan Güneş Enerjili Parçacıklardır. İkinci grup ise çok daha yüksek enerjilere sahip olan Galaktik Kozmik Işınlardır. Büyük ölçüde süpernova patlamalarının oluşturduğu şok dalgalarında hızlandırıldığı düşünülen bu parçacıklar çoğunlukla protonlar ve helyum çekirdeklerinden oluşur ve Samanyolu boyunca sürekli olarak yayılır. Neyse ki Dünya, bu yüksek enerjili parçacıklara karşı güçlü bir koruma sistemine sahiptir. İlk koruma katmanını Güneş'in oluşturduğu heliosfer sağlar. Güneş rüzgârı sayesinde oluşan bu dev manyetik yapı, galaktik kozmik ışınların önemli bir bölümünü Güneş Sistemi'nin dışına yönlendirir. Dünya'nın manyetik alanı ikinci savunma hattını oluştururken, atmosfer ise geriye kalan parçacıkların büyük kısmını soğurarak yeryüzüne ulaşmalarını engeller. Bu çok katmanlı koruma sistemi sayesinde Dünya yüzeyi, yaşam için uygun bir radyasyon ortamına sahiptir.
Bu koruyucu katmanların bulunmadığı gezegenlerde ise durum oldukça farklıdır. Örneğin Mars'ın küresel bir manyetik alanı yoktur ve atmosferi Dünya'ya göre oldukça incedir. Bu nedenle kozmik ışınlar Mars yüzeyine çok daha kolay ulaşabilir ve yüzeyin metrelerce altına kadar nüfuz edebilir. Yapılan hesaplamalar, uzun zaman ölçeklerinde yüzeye yakın bölgelerin büyük ölçüde steril hâle gelebileceğini göstermektedir. Bu nedenle Mars'ta geçmişte veya günümüzde yaşam varsa, bunun yüzeyin altında bulunma olasılığı daha yüksektir.
Buna karşılık Jüpiter'in uydusu Europa'da aynı radyasyon farklı bir rol oynayabilir. Europa'nın buzla kaplı yüzeyi sürekli olarak yüksek enerjili parçacıklara maruz kalır. Bu radyasyon, buz içerisindeki su moleküllerini parçalayarak oksijen ve hidrojen peroksit gibi kimyasal bileşiklerin oluşmasına neden olur. Araştırmacılar, bu oksitleyici maddelerin zamanla buz tabakasının altındaki sıvı okyanusa taşınmasının burada bulunabilecek olası mikroorganizmalar için kimyasal enerji sağlayabileceğini düşünmektedir. Böylece iyonize radyasyon, Mars'ta yaşamı sınırlandıran bir etken olarak karşımıza çıkarken, Europa'da olası bir yer altı biyosferinin sürdürülmesine dolaylı olarak katkı sağlayabilecek bir mekanizma olarak değerlendirilmektedir.
Kozmik ışınların etkisi yalnızca canlı organizmalarla sınırlı değildir. Günümüzde Astrobiyoloji alanındaki çalışmalar, bu parçacıkların yaşamın ortaya çıkışında da önemli roller oynadığını göstermektedir. Kozmik ışınlar yıldızlararası gaz bulutlarını iyonlaştırarak yıldız oluşum süreçlerini etkiler. Ayrıca yaşam için gerekli bazı hafif elementlerin oluşumuna katkı sağlar ve yıldızlararası moleküler bulutlarda organik moleküllerin sentezini destekleyen kimyasal reaksiyonları başlatır. Laboratuvar deneyleri ve kuramsal çalışmalar, kozmik ışınların amino asitler, nükleotit öncüleri ve diğer prebiyotik organik moleküllerin oluşumuna katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Bu nedenle yaşamın kimyasal temellerinin oluşmasında kozmik radyasyonun önemli bir payı olduğu düşünülmektedir.
Peki bütün bunların evrimle ilişkisi nedir? İyonize radyasyon, DNA'da mutasyonlara neden olabilen çevresel etkenlerden biridir. Mutasyonlar ise doğal seçilimin üzerinde işlediği genetik çeşitliliğin temel kaynaklarından biridir. Bu nedenle kozmik radyasyonun evrimsel süreçlere dolaylı katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte bazı canlılar yüksek radyasyon ortamlarında dikkat çekici bir dayanıklılık geliştirmiştir. Bunların en bilinen örneklerinden biri Deinococcus radiodurans bakterisidir. Bu bakteri yalnızca güçlü DNA onarım sistemleri sayesinde değil, aynı zamanda proteinlerini oksidatif hasardan koruyan biyokimyasal mekanizmaları sayesinde olağanüstü yüksek radyasyon dozlarına dayanabilmektedir. Bu özelliği nedeniyle uzay biyolojisi ve Mars'ta yaşam araştırmalarında model organizmalardan biri olarak kullanılmaktadır. Sonuç olarak iyonize radyasyon yalnızca canlılara zarar veren bir doğa olayı değildir. Evrenin ilk yıldızlarının oluşumundan yaşam için gerekli elementlerin sentezine, organik moleküllerin ortaya çıkışından genetik çeşitliliğin oluşmasına kadar birçok süreçte rol oynayan doğal bir enerji kaynağıdır.
Coşkun, Ö. (2011). İyonize radyasyonun biyolojik etkileri. SDU Teknik Bilimler Dergisi, 1(2), 13-17.
Dartnell, L. R. (2011). Ionizing radiation and life. Astrobiology, 11(6), 551-582. doi:10.1089/ast.2010.0528